.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Smyrna Balıkçısı (!)

Okuma Süresi: 4 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Smyrna Balıkçısı (!)
Smyrna Balıkçısı (!)
Paylaş:
Tarih, bazı insanların kaderini soyadlarıyla değil, kendi yarattıkları unvanlarla mühürler. Cevat Şakir Kabaağaçlı da böyledir; fakat onun adı anıldığında zihnimizde çoğunlukla bir coğrafyanın mavi rüzgârı eser: Bodrum. Oysa hikâyenin derinlerine indiğimizde, karşımıza göz ardı edilmiş, eksik bırakılmış koca bir İzmir faslı çıkar.

Cevat Şakir, köklü ve sanatla yoğrulmuş Şakir Paşa Ailesi’ne mensup bir "paşazade" çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Diplomat babası Şakir Paşa’nın ailesinde yetişip Robert Kolej’in ardından İngiltere’ye uzandı ve Oxford Üniversitesi’nde Yakın Çağ Tarihi eğitimi aldı. Parlak bir entelektüel zihin, antik dillere ve mitolojiye hâkim muazzam bir birikimle memlekete döndü. Ancak hayat, onun önüne beklenmedik ve trajik kırılmalar koyacaktı. Aile çiftliğinde babasıyla yaşadığı o meşum hadise ve babasının ölümüyle sonuçlanan olay, onun ruhunda ömür boyu taşınacak derin ve üstü örtülü bir yara bıraktı.

Bu sarsıcı dönemin ardından İstanbul’da gazetecilik, çevirmenlik ve kapak ressamlığına sarılan Cevat Şakir’in kaderi, Resimli Hafta Dergisi’nde Hüseyin Kenan takma adıyla 13 Nisan 1925 tarihinde yazdığı “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?” başlıklı makalesi yüzünden bütünüyle değişti. Yazı nedeniyle Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve hakkında Bodrum’da üç yıl kalebentlik cezası verildi. İstanbul muhitinin ya da mahkeme heyetinin nazarında Bodrum, medeniyetten uzak bir "sürgün yeri" idi. Oysa bu sürgün, Cevat Şakir için bir mahkûmiyet değil, adeta ikinci bir hayatın, yeniden doğuşun başlangıcı oldu.

Bodrum’a adımını attığı an mavinin ve tarihin büyüsüne kapıldı. Bir kalebent gibi değil, toprağına ve denizine sevdalı bir bilge gibi yaşadı. Eline kazmayı, küreği alıp dünyanın dört bir yanından getirttiği tohumlarla Bodrum’u adeta açık hava bir botanik bahçesine çevirdi; ilçenin ilk begonvillerini, okaliptüslerini, narenciyelerini dikti. Sürgünü bittiğinde dahi oradan ayrılamadı.

Fakat takvimler 1947’yi (?) gösterdiğinde, çocuklarının ortaöğretim ve okul hayatı sebebiyle rotasını İzmir’e çevirmek zorunda kaldı. İşte hikâyenin bizim kentimizle kesiştiği ve çeyrek yüzyılı aşkın bir süre devam edecek olan dönemi burada başladı. 13 Ekim 1973 tarihindeki vefatına kadar İzmir’de yaşadı; dolayısıyla burası ömrü boyunca en uzun süre yaşadığı kentlerden biri oldu.

Üstelik Balıkçı, edebiyat külliyatının en önemli eserlerini, roman ve düşünce kitaplarının büyük bir kısmını İzmir yıllarında kaleme alıp yayımladı. Verimli yazarlık serüvenini burada büyüttü; Demokrat İzmir gazetesinde köşe yazıları yazdı. Antik Anadolu uygarlıklarını dünyaya anlatmak için kendi deyişiyle “turist gezdiriciliğine” burada başladı ve Türkiye’nin ilk profesyonel turist rehberlerinden biri oldu. Dönemin belediye yönetiminin davetiyle Kültürpark’ın ağaçlandırılması ve peyzaj çalışmalarına katıldı; parktaki palmiyelerin, egzotik bitkilerin birçoğu bizzat onun emeği ve gözetimiyle boy verdi. Hatay Caddesi üzerindeki evine "Merhaba Apartmanı" adını verdi; selamını bu kentin taşlarına işledi.
Peki, ömrünün neredeyse otuz yılını bu kentte geçirmiş, en önemli eserlerinin çoğunu burada vermiş, parklarını yeşertmiş bir deha neden hafızalarda "Smyrna Balıkçısı" olarak değil de yalnızca "Halikarnas Balıkçısı" olarak yer etmiştir? Neden bu kentin kimliğine bir Bodrum kadar kök salamamıştır?

Sanırım bunun en acı cevabı, onun dillere destan deniz aşkında ve İzmir’in o dönemki acı gerçeğinde saklıdır. Balıkçı; denizle yaşayan, denize dokunan, süngercilerle derinlere dalan bir adamdı. Oysa o yıllarda İzmir Körfezi, kanalizasyon ve lağımların akıtıldığı, canlılığını yitiren bir çöküşün eşiğindeydi. Körfez, Bodrum’un kristal berraklığındaki mavisini ona sunamıyordu.
Hatta 27 Ekim 1957 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yer alan yazısında, körfeze dökülen lağımların ve kirliliğin denizcilere nasıl bir "kerteriz" olduğunu o keskin hicviyle bizzat şöyle aktarır:

Karanlık ve sisli bir havada İzmir Limanı’na giren teknede kaptan, nerede olduğunu anlamak için miçoya iskandil sarkıtmasını söyler. Miço iskandili dibe atar:
— “Kaç kulaç?”
— “Altı kulaç! Dip çakıl!”
— “Urla açıklarındayız!”
Biraz sonra iskandil yine atılır:
— “Kaç kulaç?”
— “Dört kulaç, dip yosun.”
— “Karşıyaka açıklarındayız.”
Nihayet kaptanın sorusuna miço şöyle cevap verir:
— “Beş kulaç! Dip b.k!”
Kaptan gürler:
— “Hah limana vardık! Funda demir!”

İşte bu acı tablo yüzündendir ki Balıkçı, o çok sevdiği denizle İzmir’de doğrudan bir bağ kuramadı; Karşıyaka ve Kordonboyu’ndaki deniz hamamlarının yerini alan bu kirlilik sebebiyle denize dalmaktan ziyade, İzmir’de hep güneşin o eşsiz batışını, gökyüzünün ve ufkun güzelliğini anlattı.

Bugün Halikarnas Balıkçısı’nın manevi mirasına Bodrum büyük bir kıskançlıkla ve haklı bir gururla sahip çıkıyor. Bodrum Deniz Müzesi’nin yürüttüğü titiz çalışmalar, her yıl 17 Nisan’da kutlanan uluslararası "Merhaba Günü" bunun en somut ve takdire şayan göstergesi.
Peki ya İzmir? Bugün bir edebiyat meraklısı, bir kültür insanı İzmir sokaklarında Cevat Şakir’in izini sürmek istese ne bulabilir? Büyük yazarlar yalnızca yaşadıkları dönemde bir kente kattıklarıyla var olmazlar. O kentin, bu büyük yazarları vefatlarından sonra ne kadar sahiplendiği, onları nasıl kucakladığı da hayati derecede önemlidir.

Sorarım size: İzmir’de bugün bağımsız bir Cevat Şakir Müzesi ya da yaşayan bir anı evi var mıdır? Hatay’daki Merhaba Apartmanı’nın önünden geçen kaç İzmirli onun orada yazdığını, soluduğunu bilir? Birkaç sessiz büstü bir kenara koyarsak, bu kentte onun oturduğu kahveyi, gazetesini yazdığı masayı, dostlarıyla buluştuğu mekânları içine alan yaşayan bir izden bahsedebilir miyiz?

Açık konuşalım: İzmir, Halikarnas Balıkçısı’nı yeteri kadar kucaklayamamıştır. Oysa Cevat Şakir, bu topraklara kök salmayı, Anadolu hümanizmasını, Akdeniz uygarlığının bu kıyılardaki asıl sahipleri olduğumuzu kendisinden sonraki kuşaklara aşılayan devasa bir meşaledir. Böyle bir entelektüelin çeyrek yüzyılı aşkın bir süreyi geçirdiği kentin ona karşı ödenmemiş büyük bir borcu vardır. Ne dersiniz; İzmir’de Kültürpark’tan Hatay’a, Basmane’den Kordon’a uzanan tematik bir "Cevat Şakir Kabaağaçlı Kültür Rotası" oluşturulsa, adına düzenli okuma günleri, Akdeniz sempozyumları ve atölyeler düzenlense fena mı olur? İzmir, geç kalmış olsa da Balıkçı’sına nihayet içten bir "Merhaba!" dese çok mu zor olur?